15 Ağustos 2009

Prag, Ocak 2008

Dresden'den sabahın 8'i gibi güneşli bir kış gününde yola çıkıyoruz. Güneşli ama soğuk, arabanın ön camı buz tutmuş. Birazdan yaklaşık 10 gün sürecek Doğu Avrupa seyahatimize başlayacağız. Dresden Almanya'nın güneydoğusunda tam Çek Cumhuriyeti'nin yanınbaşında yer alan bir eyalet. Yaklaşık bir yıl orada kaldığım için Dresden'i uzun uzun, parça parça anlatmayı düşünüyorum ilerleyen günlerde. Prag'a gidiyorum içimde binbir umutla. Her giden harika, mükemmel dediğinden gözümde büyütüyorum da büyütüyorum. Artık Çek Cumhuriyeti de Schengen ülkesi olduğundan otobandan devam ediyoruz. Yaklaşık 15 dakikadır ülkenin içindeyiz ki, polis tarafından durduruluyoruz. Rutin kontrolün ardından farlarımız açık olmadığı için ceza yiyoruz. Çek Cumhuriyet'inde far yakmak zorunluymuş, gün ortası olsa bile. Neyse diyor yolumuza devam ediyoruz. Yaklaşık bir saat süren yolculuktan sonra tren garının tepesinde yer alan önceden internetten ayarlamış olduğumuz hostelimize yerleşiyoruz. Fena değil bu fiyata ancak bu kadar olur zaten :)

Sonra şehri keşif için kendimizi sokağa atıyoruz. Gardan şehre inerken gördüğüm manzaralar hiç de iç açıcı değil... Berbat bir çöp kokusu, yerlerde kulanılmış şırıngalar, lağım kokusu, parçalanmış merdivenler, basamakları erimiş bir üst geçit... Ne kadar da güzelmiş Prag..






herkes alt resimde çıkacak şeyleri bekliyordu bende onları çektim :)








İşte dokununca şans getiren heykel =) maalesef pek bir fark yaratmadı :)

12 Ağustos 2009

Sofya, 2006 Ağustos

Sofya, benim için diğer şehirlerden farklı; aynı zamanda birazda hayal kırıklığı demek. Farklı çünkü Bulgaristandaki diğer şehirlere kıyasla çok büyük. Neden hayal kırıklığı derseniz oraya varmadan önce Teddy bize arkadaşının bizi yurt odasında misafir edeceğini söylemişti. Bizde ne kadar misafirperver insanlar diye sevinmiştik. Fakat, yurtların önüne varmamla ağzımın açık kalması bir oldu. Açıkçası "şoka" girdim. Slovak arkadaşalar ise durumu normal karşıladı. Hani şu 2. Dünya Savaşından kalma gri upuzun sadece küçük küçük pencereleri olan kocaman binalar vardır ya, iç karartıcı filmlerde de gösterirler. Aynen onlardan birine grdik. Pencerelerin çoğu kırık, kapılar kim bilir kaç yılından kalma, artık üstlerine yama üstüne yama yapmışlar, menteşeyle arasında 3 cm açıklık var. Odalar 12 metrekare ve 3 tane demir yatak var, heryer dökülüyor. Banyolardan ise hiç bahsetmeyeyim... Odaya girip de manzarayı görünce bir yatağın üstüne oturup yarım saat kendime gelmeye çalışıyorum, alay konusu olarak ve ben kendime geldikten sonra yemek için dışarı çıkıyoruz. Kampüsün yakınlarında bir yerde yemek yiyoruz küçük bir cafede. Gece kafamda bilimum korku filmi senaryoları yaratarak, nerde olduğumu unutmak için gözlerimi sımsıkı kapatıp uyumaya çalışıyorum ve şanslıyım ki yorgunluktan hemen dalıyorum.
Ertesi gün arabayı çalarlar korkusuyla toplu taşıma aracı kullanmayı tercih ediyoruz ve kendimizi Sofya sokaklarına atıyoruz. İlk kiliseyi ve ilk üniversiteyi geziyoruz.


Ardından kiliseleri..........





Yukarıda resmi olan kilislerden birinin girişinde (Hangisi olduğunu hatırlayamadım, tabii Kiril alfabesi işimi daha da zorlaştırıyor) bir yazı vardı "Bu kiliseyi Osmanlılarla yıllarca savaşarak bağımsızlığımızı kazanmamızı sağlayan askerlerimize adıyoruz.." biraz garip hissettiğimi hatırlıyorum.

Ve o gün o kilisede ince bir mum yakıp sadece bir dilek diledim... Dileğim gerçekleşti sonu hüsranla... neyse devam edelim....

Birkaç da devlet minasının önünden geçtik....




Yorucu günün ardından terminale gidip Metro Turizmden biletimi aldım aynı gece Türkiye'ye doğru yola çıkmak üzere. Yanıma Türkiye'ye çalışmak için gelen bir model oturdu. Hatta aynı kıza Project Runaway'in Türk versiyonunda manken olarak TV'de de rastladım ilerleyen yıllarda :) . Aşağı yukarı 10-12 saat yolda geçti 3-4 saati sınır kapısında olmak üzere. Sakın Bulgaristan dönüşü bavulunuzun içine Bulgar rakısı falan saklamaya kalkmayın çünkü görevliler heryeri güzelce aradıkları gibi çantaları yerden yere de atabiliyorlar. Ayrıca et, peynir vs. gibi yiyecekleri taşımaya da yanaşmayın derim çünkü kamp ateşi gibi bir yerde bütün yiyecekleri etleri yakıyorlar. Ortalık piknik alanı gibi et kokuyor. Ben 3 yıl önce gittiğimde prosedür böyleydi. Şimdi AB üyesi olduklarını düşünürsek durum daha da ciddileşmiş olabilir.

Bulgaristan'da olmanın en güzel yanı Türkiye'ye yakın olmak; ayrıca canın sıkılınca atlayıp otobüse en geç 10 saat içinde evde olacağını bilmenin verdiği güvenle dolaşmak, ayran içmek, Türkçe konuşan amcalara rastlamak, paranı her yerde TL'ye çevirebilmek, bizim gibi candan insanlarla haşırneşir olabilmek......

Artık gezilerimi üzerinden uzun zaman geçmeden yazsam iyi olacak aksi takdirde nereleri gezdiğimi neler yaptığımı tam hatırlayamıyorum =)

Bir sonraki ülke de görüşmek üzere............

Plovdiv, 2006 Ağustos

Plovdiv'e gidişimin üzerinden tam 3 yıl geçmiş...Evde can sıkıntısı içinde boş boş otururken (atanamayacak olmanın ve yüksek lisans tezini yazamamanın vermiş olduğu sıkıntıyla) yaklaşık 1.5 yıl önce Almanya Dresden'de iken blog açmış olduğum aklıma geldi. Her ne kadar Plovdiv anılarım çok taze olmasa da hatırladığım kadarıyla yazayım... Haskovada Teddy'nin ailesine veda ettikten sonra Plovdiv'e doğru yola koyulduk. Uydurmuş gibi olmayayım aşağı yukarı 1-2 saat yolculuktan sonra oraya vardık. Önceden diğer arkadaşlarımızın ayarlamış olduğu orduevi gibi fakat otel olarak kullanılan konaklama mekanımıza yerleştik. Şehir merkezine özel araçla 10-15 dakika uzaklıktaydı ve yanında kolordu gibi bir yer vardı. Otele o yıl kişi başı 14 Euro verdiğimizi hatırlıyorum ve odalar suit şeklindeydi :) Hep söylediğim gibi Bulgaristan çok ucuzdu =) İşte otelimiz.....

Otele yerleştikten sonra Plovdiv'i keşfe çıktık. Tam merkezde bir camii, ilerde İstiklal Caddesine benzer bir cadde, caddenin sonuna masalarını atmış pastaneler, cafeler... Ters istikamette çeşitli restoranlar, cumbalı Türk evleri ve Türk mahalleleri.... Sanki size oranın yerlisiymiş gibi hissettiren bir atmosfer... Hele orada fırında 3 peynirli brokolili diye bir yemek yedim ki tadı hala damağımda fırsatım olsa koşarak gidip bir daha bir daha yiyeceğim =)
İşte benim İstiklal'e benzettiğim cadde




Bizanstan kalma antik tiyatro ve Türk mahallesi



Gece de dışarı çıktık fakat malum şu an gece gittiğimiz yerlerin adları hatırlayamıyorum, fakat fiyatlar gayet cüzi idi. Bulgar biraları ise süperdi. Benim favorim Zagorka mutlaka deneyin :)



2 gece Plovdiv'de kaldıktan sonra Sofya'ya gitmek için yola koyulduk ama burası görmüş olduğum şehirler arasında yıllardır en sevdiklerimden biri olarak kalmayı başardı ..